13/4/2006

ODTU Felsefe Bolumu baskan Prof. Dr. Ahmet Inam ile yapılan bir

- Sevgili hocam, memleketin durumunu nasıl görüyorsunuz?

 

Feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var. Şimdi tabi bu lafı 1500 sene öncePlaton da söylüyormuş, 500 sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan. Sürekli şikayet edene entel diyoruz. Ne kadar çok şikayet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa Entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur. Kokuşmuşluk, önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor. Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı.. Tıkınıyor. Yemeğin tıkınmaya döndüğü, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.

 

- Kendimizi nasıl kurtarırız bu hançerden?

 

Hazların peşinden koşarak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi. Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor, şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Madem ki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen'den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize  giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor, bu çok büyük bir tehlike

 

 

 

- Öğrencilerinizin yarısının anti-depresan kullandığı doğru mu?

 

Doğrudur. Bizim ODTÜ civarında hayat bir beladır diye algılanıyor herhalde Sürekli şişiriliyor gençler, sen akıllısın diye. Ailelerin de beklentisi büyüyor. Ama küçük bir başarısızlıkla karşılaştıklarında hemen bunalıma giriyorlar. O kadar el bebek gül bebek yaşamaya alıştırılmışlar ki, acılara tahammülü olmayan insanlar yetişmeye başlıyor. Yaralar almaya başlayınca, bir çıkış noktası bulamayınca ya ilaçlarla tahammül etmeye çalışılıyor ya da savunma mekanizmaları aşırı gelişiyor.

 

- Bu durum başarıya koşullanmaktan mı kaynaklanıyor?

 

Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız olsan geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin, yani serseri olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa o zaman anti-depresancı oluyorsunuz. Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olması gerekir.

 

- Mutsuzluk bulaşıcı mı?

 

Pısırık, güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok. Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin,  iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.

 

 

- Hayvan dergisine verdiğiniz beyanatta: "Bilge dediğin fırlama olur demişsiniz. " Bu görüşünüzde ısrarlı mısınız?

 

Gayet ısrarlıyım, hatta bu görüşümü daha da ileri götürdüm, bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt olur diyorum. Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana'yı Farsça'sından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer. Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan, hayatın içindedir. Leman'ı, Penguen'i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı, yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur. Bizde bilge, yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur. Bu tanıma göre bilgelik, akademisyenlikle pek örtüşmüyor. Akademisyenlik kötü bir iş.. Bilgeliğe aykırı, otuz yıldır millete not veriyorum, kusturucu bir şey, bıktım anasını satayım, hepinize sıfır diyeceğim bir gün. Ya da hepinize yüz, ne fark eder. Bilgelikle akademisyenlik arasında bir ilişki olabilir, o da yaşı 18-20 olanlarla sürekli bir arada olmaktan kaynaklanan bir şey. Bu avantajı kullanırsanız, yeni kalabilirsiniz.

- Biraz da aşktan konuşalım mı?

 

Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir ama aynı zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister. Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir, azabilir ama aşk ayrı birşey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır aşk. Hıyarların, hamhalat heriflerin işi değildir. Diyelim ki kızın birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve aşık oluyorum. Yok öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk yoktur. Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve büyük bir sorumluluk yükler. Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli, aşığım, demek ki yapacak çok iş var. Yani sevgilimle pastanede buluşacağım veya bir arkadaşın evine gidip yiyişeceğiz... Bu da yapılmalı tabi de yalnız bunu yapıyorsanız aşk falan yoktur. Yani burada, arkadaşın evine gittik, yiyiştik. Aşka giriş bile yok burada yiyiş var. Yani aşk, o yemekten aldığımız enerjiyle bir yere bir ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar okuyabiliyorsak, gereğini yerine getirdiğimiz şeydir. Aşk eşittir sevgili değil, iki kişilik de değil çok kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip Leyla'yı sevmek değildir. Leyla'da bütün insanlığı sevmektir.

 

 

- Bir entelektüel olarak mutlu musunuz?

 

Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince, bu dünya düzelmez arkadaş deyip yatarım. Bugün de kurtaramadık dünyayı ne yapalım derim. Hesabi duruş, mutluluğu öldüren şeydir. Örneğin Nıetzsche, adam hayatı boyunca bunu anlattı. Ama Nietzsche'yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla girişmek istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu olduğunu söylemiş. Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki insanlığı da bastırmışız. Hala içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık var. Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı düşünüyoruz. Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz. Bütün bu kalıplarım dışında felsefe; çözüm arayanların değil, soru soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi alt eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.

9/2/2006

sapık aforizma....

çok sevdiğim bir adam vardı...çok ama çok sevdiğim...

yeni bir karar aldık ikimiz de kadınlardan hoşlanmaya başladık...

 

1/2/2006

sıkıntı

aile,okul ve iş geçmişinin baskılarından kurtulup gerçek aylaklığın tadına varmadan öleceğiz......

28/1/2006

"Fight Club" ya da 1999 yılını neden seviyorum?

Stravinsky'nin Pulcinella operasını dinliyordum ( çok entellektüelim bu akşam bildiğiniz gibi değil :))  ve blog'da dolaşırken Mahasamatman'ın film çözümlemelerine takıldı gözüm.

İçimden dalga dalga bir kıskançlık krizinin yayılmakta olduğunu hissettim ve hemen bilgisayarımın D: sürücüsündeki arşivime daldım,üzerinden 6 yıl geçmiş olmasına rağmen halen önemini koruyan ve aynı dönemde vizyona giren The Matrix gibi artık  "cult" statüsüne erişen "Fight Club" nam-ı diğer "Dövüş Klübü" filmi ile ilgili yazdığım yazıyı buldum çıkardım.

Buyrun efendim 32 kısım tekmili birden psikolojik okuma yöntemiyle kaleme alınmış bir film incelemesi.....

 

 

Fight Club / Dövüş Kulübü

Filmin ana karakterlerinden Anlatıcı/Jack babasız büyümüş,yalnız yaşayan bir adam.Bir otomobil firmasında eksper olarak çalışıyor.Hayatındaki her şey tek kişilik;otel odaları,uçak servisleri..Yaşamındaki boşluğu evini son moda eşyalarla döşeyerek,sürekli bir şeyler satın alarak,tuvalette bile alış veriş dergileri okuyarak doldurmaya çalışıyor.İşinden memnun değil,evinden memnun değil,kendinden memnun değil.Çünkü pasifize olmuş, hiçleştirilmiş .Kendini ne kendine ne de bir yere ait hissediyor.Tatminsizliği uykusuzluk olarak ortaya çıkıyor.Bunun üzerine doktorunun tavsiyesiyle çeşitli terapi gruplarına devam ediyor:Prostat kanserliler grubu,lösemililer grubu ve beyin parazitlerini yok etme grubu...Bu gruplara devam ettikçe kendini bir yere ait hissediyor.Ama kendisini ait hissederken de aslında gene kendisi değil. Tamamıyla iyileştiğini düşündüğü bir anda kendisi gibi bir turist,Marla ortaya çıkıyor ve her şeyi bozuyor.(Yine kadınlar erkeklerin yaşamını alt üst ediyor.)Her şey eski haline dönüyor derken her zaman ki uçak yolculuklarının birinde Tyler Durden adında bir sabun üreticisiyle tanışıyor ve hayatı değişiyor.

Anlatıcı/Jack’in alter-egosu diyebileceğimiz Durden karizmatik,gösterişli,asi, korkusuz,pırıltılı,90’ların Kertenkele Kralı görünümlü bir anarşist.Yani Jack’in olmadığı her şey ve olmak istediği.İlk tanıştıklarında yasak olan bir şey yapıyor ve uçakta laptop kullanıyor.Bu Jack için imkansız ama onun için doğal bir şey.Liposection yaptıranların artık yağlarını hastane çöplüklerinden çalıp sabun üretiyor,part-time garsonluk yapıp lüks restoranlarda yemeklerin içine işiyor,çocuk ve aile filmlerinin aralarına müstehcen kareler sıkıştırıyor.

Jack ile ikisinin tanıştıkları gece Jack’in evinin havaya uçmasıyla gidecek yeri olmadığından Tyler’ı arıyor,buluştuklarında gecenin sonuna doğru Tyler aslında hep Jack’in ifade etmek isteyip de söyleyemediği şu sözleri söylüyor:”Biz tarihin ortalık çocuklarıyız,yeri ve amacı olmayan.Büyük bir savaşımız ve büyük bir depresyonumuz yok....Milyoner,sinema tanrıları ve rock starları olacağımıza inanarak televizyonla büyüdük ve olmadık....Ve çok,çok kızgınız.”

Filmin hakkında en az şey anlaşılan ve tek kadın karakteri Marla Singer’a gelince hakkında söylenecek pek fazla bir şey vermiyor:Gotik,nihilist,baca gibi tüten ve sadece Jack ile Tyler’ın hayatına arada bir girip karıştıran bir kadın.Aslında Marla filmin kadınlara bakış açısını özetliyor belki de : Kendilerine dönük,ne istediğini bilen kadınlar erkeklere asla rahat vermezler.Tam kendilerini korunaklı ve mutlu hissettikleri bir anda ortaya çıkıp her şeyi alt üst ediyorlar.Kadınlar onları babasız bıraktılar,egolarını yok ettiler,kendilerini bir hiçmiş gibi hissetmelerini sağladılar.

Filmin belki de en belirgin homoerotik karakterlerinden biri Bob;prostat kanseri tedavisi sonucu hormonal bazı değişikliklere uğramış(kocaman anaç göğüsleri var..)işini kaybetmiş ve karısı tarafından terk edilmiş.Yaşamı mahvolmuş Jack’e kendini yeniden çocuk gibi hissettiren terapi arkadaşı.Erkeklerin en büyük korkusunun vücuda gelmiş hali.Yani erkekliğini kaybetmiş ve bir kadın gibi görünüyor. Erkeklerin toplumsal cinsiyet baskısına verdikleri irade dışı bir cevap sanki.
Melek Yüz ise Jack’in içinde varolan eşcinselliğin biçimlendiği kişi.Asla bir kadınla beraber olduğunu görmediğimiz Jack,hayatının merkezindeki insan Tyler ‘la Melek Yüz’ün yakınlaşmasını kaldıramıyor ve bir dövüş sırasında onun melek gibi yüzünü dağıtarak hem kendi içindeki eşcinselliği metaforik olarak dağıtıyor hem de alter-egosu Tyler’ın uzaklaşmamasını sağlıyor.

Filmde en az diğerleri kadar simgesel bir başka karakter ise sabun..Evet afişte köşede pembe pembe ışıldayan,Tyler’ın artık yağlardan yaptığı sabun belki de modern dünyada arınmak isteyen kişiler için en ideal sembol.Kimileri filmin faşist söylemi olduğunu iddia ediyor eğer bunu insan yağlarından yapılan sabuna bağlıyorlarsa denebilecek fazla bir şey yok ama sabunun insan yağlarından yapılması insanoğlunun günümüzde bir arınma,özüne dönme ihtiyacının metaforu olduğunu kolayca iddia edebiliriz.Sabun üreticisinin sunduğu çözüm ise”Dövüş Kulübü” ...

     "Bana vurabildiğin kadar sert vur..”işte bu cümle ile Dövüş Kulübü başlıyor.Jack ve Tyler’ın ilk geceleri masum bir iyi geceler öpücüğü(!)ile değil sıkı bir kavgayla sona eriyor.Bu kavganın sonunda gördüğümüz orgazm sonrası ilk sigarlarını içen mutlu bir çift sanki.Bir otoparkta başlayan bu dövüş onlara katılanların sayısının artmasıyla yeraltına iniyor ve ilk kuralının “Dövüş Kulübü’nden kimseye bahsetmemek”olan bir topluluğa dönüşüyor.Ama bu kulübü yalnızca yarı çıplak erkeklerin teke tek dövüşerek erkekliklerini geri çağırdıkları gizli bir gurup gözüyle bakmamak gerekiyor.Çünkü modern yaşamın ve toplumsal kuralların yeterince tahrip ettiği bu adamların kendilerini gerçek yani fiziksel anlamda tahrip ederek biri olduklarını hissetmeye çalıştıkları bir yer orası.

Bütün üyeleri orta sınıf,sıradan insanlar:Orta düzey yöneticiler,çöpçüler, barmenler, işçiler,polisler...vs.Yani sosyal düzenin en alt katını oluşturan,en fazla üretip en az kazanan kesim.Bulunduğu yeri fark etmemesi için televizyon,tüketim malları,göz boyamalarla uyutulan insanlar.(Matrix’i ne de çok hatırlatıyor..)Bu kulüp onlar için bir uyanış.Malı,mülkü,kazandığı para ve giydiği giysilerle kimliği belirlenemeyen bir kuşak onlar,kadın ve ya erkek olmaları fark etmez.

Kadınlar uyanışlarını 91’de “Thelma ve Louise” ile yaşamışlardı . Kendilerinden beklenen kadınsı duyarlılıklarını ve itaatkarlıklarını bir yana bırakıp yola düşen bu kadınlardan sonra 99 yılında erkekler “Dövüş Kulübü”nün etrafında birleşip kendi “başkaldırı”manifestolarını oluşturmaya çalışıyorlar.

Filme geri dönersek uyanmaması gereken bu sınıf müthiş bir uyanış yaşıyor.Kısa sürede organize olmuş,kendince eylemler gerçekleştiren bir topluluk haline dönüşüyor.

Artık içlerinde var olan şiddeti nasıl kullanacaklarını iyi bilen(!) kulüp üyeleri onların yaşamlarını bu hale soktuklarını düşündükleri büyük sermaye gruplarının merkezini yani kredi kartı şirketlerini bombalamaya karar veriyorlar.Anarşizmin temelinde var olan ”paraya ,polise,tapınaklara ,mahkemelere ihtiyaç duymadan yaşamak” ve”sosyal düzenin suikastlarla imha edilmesi”düsturundan yola çıkarak ve belki de şiddet gösterilerinin medyada yeterli prim yapması ve seslerini onları kendi silahlarıyla vurarak duyurabilecekleri inancı zaten yeterince anarşist şiddetine sahip olan Tyler Durden’ı kulüp kurucularından Jack’e bile haber vermeden sıra dışı “Project Mayhem”(Saf dışı bırakma Projesi)in başlangıcını vermeye itiyor.

Aslında bu başlangıç bir sonun habercisi.Filmin çözüm noktası belki de. Çünkü “Project Mayhem”den haberdar olan Jack aslında en başından beri önünde olan(bizim de önümüzde olan) ipuçlarını değerlendirerek Tyler Durden’ın yani alt benliğinin peşinden gidiyor.Bulduğuysa kendinden başka bir şey değil.Alt benliğine göre kredi kartı şirketlerini bombalamak kendini arayışını sonlandırmak ve bu sayede nihayete ermek.Ama bu büyük patlama gerçekleşmeden önce kendi alt benliği ile dövüşen(!) ve onun başına buyrukluğunu alt eden Jack patlamaya engel olamıyor ama bu yıkım onun yaşamında açılan yeni bir sayfanın müjdecisi.

Romantik bir günbatımını izler gibi elele bu şiddetli patlamayı izleyen Marla ve Jack 21.yüzyılın “Romeo ve Juliet”i.Onlara zarar verenlerden yılıp canlarına kıyacaklarına onları alt edip yollarına devam ediyorlar.

Belki bu filmle yönetmen David Fincher erkeklere şöyle demek istiyor:”Bakın kadınlar uyanışını yaşadı.Kim olduklarını biliyorlar.Aynı şeyi siz de kendinize yapın,uyanın...Sonra önünüzdeki tüm engelleri yok ederek yeni bir yaşama başlayın...”

Filmdeki cinsel yaklaşımları ele alırsak başından sonuna kadar iğdiş edilme, erkekliğin yitirilmesi,homoerotik çağrışımlar çok sık tekrarlanıyor.Kişilerin cinsel içgüdülerinin çocukluk çağından sonra,olgunlaşma süreciyle ilişkili olarak ergenlik çağında ortaya çıktığı kabul edilmiştir.Ve kadınların büyüttüğü bir nesil olarak 90’lı yılların X kuşağı erkekleri bu dönemde kendilerine rol modeli olacak bir babadan yoksun büyüdükleri için sürekli bir cinsel sapmanın tehlikesi altında ilerlemekteler.

İğdiş edilmeyi ele aldığımızda Freud’un ortaya koyduğu bir gerçek vardır ki; çocuğun fallik örgensel örgütlenmesinin yıkımını yaratan şey iğdiş tehdidir.Bir çocuk ancak küçük bir kızın cinsel organını gördüğünde kendine bu kadar benzeyen bir canlıda penis olmaması nedeniyle kendininkini de kaybetme korkusuyla yüz yüze gelir.Bu korku onlarda kadınların yarattığı bir korkudur.Filmdeki tek kadın karakter olan Marla’nın sürekli olarak Tyler’ın dozu şiddetli cinselliğine maruz kalması,erkeklerin bilinçaltındaki iğdiş tehdidinden korunmak için bu organın”ne kadar yararlı olduğunu” kadına ispat etme çabasından ileri gelir.Anlatıcı/Jack’te ise bu korku yok sayılmış ve bu içtepisel isteği tüketime kanalize ederek boşalma yolunu seçmiştir.Ama o istek bilinçaltında sessizce beklemektedir ve ortaya çıkmak için hazır durumdadır.

Freud’a göre cinsel nesnesi kadın olması gerekirken erkek ya da erkek olması gerekirken kadın olan insanların davranışları arasında büyük farklılıklar vardır.O, insanların tam eşcinsel,amphigenic eşcinsel ve koşula bağlı eşcinsel olabileceklerini varsaymaktadır.Filmde tam eşcinsel karaktere rastlanmıyor,yani bütünüyle cinsel nesnesi hemcinsi olan birine.Ama Anlatıcı/Jack’in sindirilmiş cinselliği garip bir çekimle Tyler Durden’da yaşam buluyor.Hatta kendisinin dişi izdüşümü diyebileceğimiz Marla’yı Tyler’a itebiliyor.Bu da onun amphigenic eşcinsel yani psikoseksüel hermafrodit olabileceği ihtimalini çıkarıyor.Bob ,ise prostat kanseri tedavisinden sonra geçirdiği hormonal bir değişiklikle iri kıyım bir kadın görüntüsü aldıktan sonran bariz bir cinsel nesnesi erkek olma durumu gösterilmese de koşula bağlı eşcinselliği yaşadığı söylenebilir.(Jack’i bir anne gibi bağrına basması,tüm beceriksizliği ile kulüpte anaç tavuk gibi dolaşması...vs.)

Kadınlar çocuklarını tek başınada iyi yetiştirdiği aşikar ama özellikle erkek çocukları gelişme döneminde fiziksel olarak kendileri gibi hisseden kendilerinden daha büyük birine ihtiyaç duyarlar.Bizleri toplumsal cinsiyetimize öncelikli olarak şartlayan ailemizdir.Anneler kızlarına ve babalar oğullarına bu şartlamayı yapar(arılar ve çiçekler..)Ama aile içinde böyle bir şartlanma yaşanmadığı halde toplumsal yaşamda bu cinsel kimlikler hakkındaki belirgin sınırlar dayatmaya devam edildiği sürece bu çocuklar topluluğu cinsel açıdan doyumsuzluğa ya da yer bulamamaya itiliyorlar.İç dünyaları rahat olmadığı için bilinç üstünde de huzur sağlayamıyorlar.Bu tatminsizliği gidermenin yolu olarak da tüketmeyi seçiyorlar.Ama biri tarafından(Tyler gibi..)bir şey için(mesela Dövüş Kulübü ve yitirilen erkekliğin geri çağrılması-“artık avcı,toplayıcı değiliz”-) uyandırıldığında sonradan edindiği bu dürtüyü kaybetme korkusu yani iğdiş edilme korkusu yaşıyor.

Jack’in Durden’ın peşine düştüğü zaman tutuklandığında onu sorgulayan polislerin kulüpten olması ve kendisinin böyle bir durumda karşılaşıldığında hadım edilmeyi emrettiğini söylemesi,ortaya çıkması gereken alt benlikte sürekli olarak değişimi kaybetme,iğdiş edilme korkusunun bulunduğu görülüyor.

Jack için Tyler’ın iğdiş edilmiş hali diyebiliriz.Ama 90’lı yılların filmlerine baktığımızda pek çoğunda böyle bir tehlikenin(iki çok yakın erkek arasındaki homoerotik yaklaşımların)varlığından söz edilir ama aynı zamanda bunun bir tehlike olmadığı,normal bir süreç olduğu,kişilerin dilediklerini yapmakta özgür olduğu da anlatılır.Böylece Hollywood’un ne şiş yansın ne de kebap hesabı tavrı bir kez daha sınanır.Çok devrimci,pek çok şeyi alt üst eden bir film olmasına rağmen “Dövüş Kulübü”nün de ne yazık ki farklı bir söyleme sahip olduğunu iddia edemeyeceğiz.

Sonuç olarak bu filmde var olanlar ne?Anarşizm,homoerotik yaklaşımlar,tüketim çılgınlığı,konformizimin elini kolunu bağladığı insanlar,özünü yitirmiş erkekler, sıradan olmanın hiçliğe dönüştüğü noktada var olma savaşı,seyirci olmak yerine dövüşün içinde olma...Peki Dövüş Kulübü bu kadar zengin bir alt metine sahipken kendinden önce gelen ve ya aynı dönemde vizyona giren pek çok filme gönderme yapmıyor mu?Bunu düşündüğümüzde bir çırpıda sayabileceğimiz filmler American Beauty /Amerikan Güzeli(Lester Burnham’ın da en az Jack kadar “looser” olduğunu görmemek imkansız)Thelma veLouise(kendilerine yüklenen sıfatlara ve sosyal konumlara sonuna kadar karşı çıkan iki kadının Tyler ve Jack ikilisinden pek de farklı amaçlarla yola çıkmadığı kesin) ve Taxi Driver/Taksi Şöförü(Travis Bickle’ın şehirde ki yozlaşmışlığa dayanamayıp bireysel adalet dürtüsüyle ortaya çıkışı ve bir noktadan sonra sınırlarını kaybedişiyle Tyler Durden ve Project Mayhem tasarısı birbirini oldukça andırıyor).Ayrıca çeşitli sinema yazarlarını belirttiği üzere kendine zarar verme duygusuyla Crash/ Çarpışma,anarşizm ve şiddetin anlamıyla A Clockwork Orange/Otomatik Portakal,içinde yaşanılan yapay dünyayı”farkına varmakla” Matrix bu filmle ortak noktalarda buluşan filmler.

İnsanoğlunun var olduğu zamanın neredeyse tamamına yetecek gelişmenin yaşandığı yirminci yüzyılın son çeyreğine göz atıldığında gözümüze hemen çarpanlar muhafazakar değerlerdeki büyük sarsılma,cinsiyetler arası var olma savaşı,ekonomik ve politik güç dengelerinin bozulması,iletişimsizlik ve tatminsizlik duygusu,yükselen postmodernist yaşam tarzları...İşte 99’un sonunda vizyona giren Dövüş Kulübü de bütün bu gözümüze çarpan şeyleri aynı kapta bize çok başarılı biçimde sunuyor.

Filmin anlattıkları oldukça evrensel düzeyde anlamlar çıkarmaya uygun olsa da aslında fazlasıyla Amerikan olduğunu söyleyebiliriz.Standart Amerikan yaşamına bir eleştiri getiren film aynı zamanda yükselen “erkek özgürleşmesi”hareketinin bir manifestosu adeta.Tam anlamıyla çok zekice işlenmiş bir”gender” draması.70’li yıllardan itibaren gittikçe yükselen kadın hareketinin -özellikle Batı toplumlarında çünkü Doğu toplumlarında bu hareket yeni başladı-irtifa kaybettiği ve kadınların kendilerine “erkekler dünyasında” yer bulmak için edindikleri erkeksi sertlikten çark edip özlerine(!)dönmeye başladıkları şu yıllarda babasız büyüttükleri, egolarına prim vermedikleri,işlerini ellerinden aldıkları,kendilerini bir hiçmiş gibi hissetmelerini sağladıkları erkeklerin yükselen çığlıkları duyuluyor.Amerikan Güzeli’nin Lester Burnham’ı da,Dövüş Kulübü’nün Jack ve Tyler’ı da kendilerini ait hissetmedikleri işleri,evleri ve kadınlarıyla 90’ların X kuşağındaki erkeklerin temsilcisi konumuna geliyorlar.İnternet üzerindeki film kritikleri sitelerinden birinde Berge Garabedian şöyle diyor:”Norton’un karakterini anladım.Benimle konuştu,beni anladı.Bütün salaklıklarımı anladı.Biz onu anladık.Bu herkes için bir film değil....”Evet kendini bastırılmış,başarısız,tatminsiz...vs. hisseden tüm erkekler bu filmi canı gönülden sahiplenebilirler.Kutlukhan Kutlu’nun dediği gibi “Çünkü her şeyden önce Dövüş Kulübü herkesin değil ama azımsanmayacak bir kesimin hislerine daha önce çok az filmin gösterdiği cesaretle tercüman oluyor ve bunu da sonuna kadar götürüyor...”

Evet Dövüş Kulübü,Matrix,Amerikan Güzeli bu yüzyılın kapanış filmleri oldular. Ve içinde barındırdıklarıyla bizi hiçte kolay bir yüzyılın beklemediğini müjdelediler sanki.İnsanlık doğum sancısı ya da bir kabuk değiştirme sıkıntısı içinde.Filmin sonunda bizim de gördüğümüz Tyler’ın aile filmlerinde bıraktığı sigara yanıkları ve ya birkaç kare penis görüntüsü bizi yabancılaştırıyor.Ve Truman Show işle başlayan paranoyamız bu filmle de desteklenmiş oluyor.Artık biliyoruz ki bu bir film ama filmler söyledikleriyle çok şeyi değiştirme gücüne sahip.Bunu dikkate almak lazım.

 

28/1/2006

"Statü Endişesi ya da Kişinin Kendini Bulma Sürecine Dair Kısa Y

 

 

 

Yanlış hayat doğru yaşanmaz...Adorno’nun sözüymüş bu..geçenlerde denk geldiğim bir tv programının kapanışında ekrana çıkıverdi ve ben kendi kişisel aydınlanmamı bu cümleyi görmemle yaşadım..

 

O sıralarda Alain de Botton’un “Statü Endişesi” isimli kitabını da okuyordum bu cümle denk geldi.

Döndüm ve geriye baktım,bulunduğum noktaya gelirken ne istemiştim,şimdi neredeydim ve istediğim bu muydu?.

“İşte klasik bir küçük burjuva sıkıntısı” mı bu ? İnsanın kendini arayış ve belki bir ihtimal kendini bulma süreci bir lüks olarak algılanabilir mi?

Zaman zaman bunu düşünüyorum,”kendi zihinsel ve ruhsal özgü(n)rlüğümü bulma çabam öncelikli olmalı (mı)” diye.Kendimle girdiğim bir çatışma bu, hayatımda beni anlayan,beni dinleyen ve en önemlisi beni arzulayan bir insanın yokluğu benim için sorunların en büyüğü olabilirken bazen aynı anda Güneydoğu’nun bir köyünde ben yaşlarında bir kadının 6. çocuğunu dünyaya getiriyor ve bu yazgıya boyun eğiyor olması ya da Orta Afrika ben yaşlarda başka bir kadının AIDS ve açlık nedeniyle ölüyor olması ve onların önceliklerinin neler olabileceği düşüncesi karşısında kendime hayret ediyorum.

Şu an içinde bulunduğum ruh hali zannediyorum 60’lı yılların devrimci gençlerinde de vardır. (yazarın özdeşlik kurma çabasını burada mazur görün,bahsedilen kuşağa hayranlık besliyor kendisi zira..)Onlar yola çıktıklarında baş koydukları marksist-sosyalist devrim ile emperyalizmin ve onun yıkıcı güçlerinin emekçi sınıfı üzerindeki baskısını kaldırmak ve özgür,eşitlikçi ve adil bir sosyal düzen yaratmak ülküsüne sahiptiler.Ama yaş itibariyle baktığımızda 20’li yaşlarının ortalarında henüz ergenlikten çıkmış,bedenlerindeki değişimleri yeni yeni algılayan belki daha ne istedikleri ya da kim olduklarını bile henüz keşfedememiş olmaları gereken bir dönemde olmaları gerekiyor.Ya da ben öyle olmaları gerektiğini düşünüyorum.Ama onlar çok farklı bir şey üzerine kafa patlatıyorlardı.Herneyse bunlardan neden bahsettiğime dönersek tekrar aynı soruya geliyoruz “İnsanın kendini arayış ve belki bir ihtimal kendini bulma süreci bir lüks olarak algılanabilir mi?”...

 

Henüz cevabını bulamadığım soru bu.....ya sizin???